FEHİM İLE BEHİYE - MUĞLA YEMİŞENDERE KÖYÜ ANILARINI YAŞATMA ADINA 1. BÖLÜM
FEHİM İLE BEHİYE MUĞLA YEMİŞENDERE KÖYÜ
ÖN SÖZ
Hikayelerde yaşamak diye bir şey vardır ya, bazı insanlar hikayelerde yaşamayı fazlasıyla hak ediyor. Peki ya sadece insanlar mı, ya kaybolmuş değerler? Hikayeme, Muğla-Yemişendere köyünden hisler, kişiler, anılar ektim. Yöre halkına katkılarından dolayı teşekkür ederim. Duyduğum ve köye ait olan değerlere sıklıkla yer vermeye başladım. Hikayemin şuanda kaç bölümden oluşacağını tam olarak bilemiyorum ama ilk bölümünü yayınlıyorum. Arası çok uzamadan diğer bölümlerini de sizlerle paylaşacağım. Okurken anımsayacağınız o kadar çok şey var ki sıkılmadan bir solukta okuyacağınız bir hikaye daha. Hikayemde beş ya da altı kahramanım dışında hepsi gerçek kişilerdir. Fotoğraflar, köyden karelerdir. Sonunda yaşayan kişilerin şimdiki hallerini de paylaşacağım. Orijinalliğini bozmamak adına gerek mahalle gerekse kişi lakap ve unvanları olduğu gibi aktardım. Yani yöre ağzını yazmak istedim. Torunlar, çocuklar lakapsız anımsayamayacağı için başvurulmuş bir yöntemdir. Hepimizin büyüklerini anlatan hikayemde onları yaşatmak dileğiyle. Keyifli okumalar…
Yağmur sonrası açan güneş, yeşillikler üzerinde çil çil olmuş yağmur tanelerini, sanki dokunuşuyla güldürüyordu. Günlerdir dinmeyen yağmur yerini güneşe bırakıp, bir daha gelmeyecek gibi ani bir şekilde kesildi. Bahçedeki nar ağacının yapraklarındaki damlaları da üzerinde gezen kuşlar döktü. Çimenlerin arasına gizlenen çamurlar vardı. Yağmurun gidişine aldanan, dize kadar çekili çorapların yarısını gösteren kısalmış ve mavi renkleri yıkanmaktan griye çalan kot pantolonlu çocuklar çıkageldi. Kooperatif binasının yapılması mahallenin çocuklarına yaradı. Koca Muhtarın Halil’in oğlanları bir top ile düşerdi, kooperatif yoluna. Bu gün yağmurun dinmiş olması ile günlerdir dışarı çıkamayan çocuklar sanki ilk kez top oynuyor gibi heyecanlı ve mutluydu. Behiye, pencereden çocukları izliyordu. Nenesi ortalıkta yokken gizlice nenesinin odasına gidip ses çıkaran kapıdan korkarak, Nenesinin ipleri koymak için kullandığı helva kutusunu odasına götürdü, aldığı iplerle dikkat çekmemek için teneke kutunun içindeki mürdüm moru rengi solmuş makas ile birer metre kesti. İpleri babasının bitmiş Bafra sigarasının
paketinin kabına doluyordu. Muhtarın oğlu gelmiş, etrafındaki çocuklarda deli gibi koşuyorlardı. Behiye, az sonra her yeriniz çamur olacak analarınız hesap soracak, bir gün daha bekleyemediniz mi? Ah ah derken nenesi odaya girdi, kendi kendine ne söyleniyorsun güzelcem dedi. Behiye doğduğu zaman nenesi adı güzelce olsun ne güzel bir kız bu böyle, Behiye’nin anası da, ana izin ver ölen anamın adını koyayım. Yaşı benzemesin anacığımın yüzünü hatırlamam, seslendikçe anam karşımdaymış gibi olurum. Kaynanası susup yere bakınca, büyüğümsün saygı da kusur mu ettim ana affola deyip, taze yaraları ara ara sızlarken, acıdan yüzü şekilden şekle giriyordu. Öyle şey mi olur yavrum, ben düşünemedim ya onu yaşlılıktan sen kusuruma bakma güzel gözlü kızım benim bende kendi kendime güzelce derim.. Böylece Behiye’nin göbek adı güzelce kondu. O zamandan bu zamana 17 yaşına gelen Behiye'ye güzelce derdi. Behiye uçları dalgalı belinden aşağılara inen saçıyla, incecik beliyle, uzun boynuyla, ay gibi bir kızdı. Nenesinin iplerini aldığını görmesin diye eteğinin altına koydu, ne olacak nene baksana çocuklara çimenlere aldanıp gelmişler ya yine altındaki çamurları görmezler. Akşam anaları yine söylene söylene evde küllü sular kaynatıp, çamaşırları ıslatacaklar. Bunların kıyafetlerini tokuç eskitiyor diyeyim sana. Her gün vur tokucu vur tokucu bu çamaşırlar tabi solar.
paketinin kabına doluyordu. Muhtarın oğlu gelmiş, etrafındaki çocuklarda deli gibi koşuyorlardı. Behiye, az sonra her yeriniz çamur olacak analarınız hesap soracak, bir gün daha bekleyemediniz mi? Ah ah derken nenesi odaya girdi, kendi kendine ne söyleniyorsun güzelcem dedi. Behiye doğduğu zaman nenesi adı güzelce olsun ne güzel bir kız bu böyle, Behiye’nin anası da, ana izin ver ölen anamın adını koyayım. Yaşı benzemesin anacığımın yüzünü hatırlamam, seslendikçe anam karşımdaymış gibi olurum. Kaynanası susup yere bakınca, büyüğümsün saygı da kusur mu ettim ana affola deyip, taze yaraları ara ara sızlarken, acıdan yüzü şekilden şekle giriyordu. Öyle şey mi olur yavrum, ben düşünemedim ya onu yaşlılıktan sen kusuruma bakma güzel gözlü kızım benim bende kendi kendime güzelce derim.. Böylece Behiye’nin göbek adı güzelce kondu. O zamandan bu zamana 17 yaşına gelen Behiye'ye güzelce derdi. Behiye uçları dalgalı belinden aşağılara inen saçıyla, incecik beliyle, uzun boynuyla, ay gibi bir kızdı. Nenesinin iplerini aldığını görmesin diye eteğinin altına koydu, ne olacak nene baksana çocuklara çimenlere aldanıp gelmişler ya yine altındaki çamurları görmezler. Akşam anaları yine söylene söylene evde küllü sular kaynatıp, çamaşırları ıslatacaklar. Bunların kıyafetlerini tokuç eskitiyor diyeyim sana. Her gün vur tokucu vur tokucu bu çamaşırlar tabi solar.
Baksana Hüseyin dayımın oğlu Mehmet’e topa değil sanki çamura tekme atıyor. Çocuklar da sıkıldı evde güzelcem. Bahar yüzünü bir gösteremedi. Sen ne yapıyorsun? Hiç nenem hiç öyle oturur çocukları izlerim derken, nenesi bir şey söylemesinde ayağa kalkıp eteğinin altına sakladığı ipler dökülmesin diye dua ediyordu. Nenesi ona bir şey söylemeden, birazdan onlara salçalı ekmek yapacağım. Anam ekmeğin ekşi mayasını çok mu koydum ki hamur çoktan leğenden taşmış diyordu. Ben gidip bir bakayım sende gaz lambamızın camını yıkayıver güzelcem akşam vakti gelir, deyip odadan çıktı. Anası ekmeğe başlamıştı. Behiye hiç gözükmüyorsun ortalıkta nerelerdesin kızım. Sesinde sitem barındıran bir ses tonu vardı. Nenemle konuştuk birazda ondandır. Ben akşam olmadan gaz lambasının camını yıkayayım. İlk ekmeği pişirince seslen de çocuklara salçalı ekmek yapayım. Evin önündeki tahta bulaşıklık da gaz lambasını yıkarken İbicekler mahallesinin kadınları sırtına sarılı ekmek poşetleriyle geçerlerken, Behiye kolay gelsin lambamı yıkıyorsun. Evet, siz Kuzu göbeği toplamaya mı gittiniz? Kuzu göbeğindeydik, anan gelmiyor ya uzun süredir. Birkaç gündür işliyiz. Bugün de fırıncıyız ekmek yapıyoruz. Kolay gelsin selam ilet. Eteğin altına giydikleri pazen kumaştan dikilme şalvarların, yürümeye engel olmasına aldırmadan koşar adım ilerliyorlardı. Nenesi seslenip kim güzelcem onlar? İbicekler mahallesinden Cemile ve
Sadike ablamlar göbek toplamaya gitmişler dönüyorlar. Öyle mi, Fehim eğitmende tadını merak ediyormuş. Geçenlerde bu nasıl bir mantar herkes bahsediyor deyince, baban da eğitmenim bir akşam bize davetlisin demiş. Behiye az daha elinden lambanın camını düşürüyordu. Bir heyecan bastı. Fehim'i düşündü. On dokuzuna yeni basıp Köy Enstütilerinin güzide mezunlarındandı. Geriye doğru taranmış kumral saçları, dalga dalga süzülürdü. Upuzun boyuyla giydiği kahverengi deri ceketin arasındaki geniş omuzları, sanki ceketi yırtıp geçecekmiş gibi gergin dururdu. Sakalsız yüzünü anımsadı, gözlerinin ışığını, hitap yeteneğini, bayramlardaki konuşmalarını düşündü. Nasıl bir giriş yaptığını ve eyyyy! derken
Kızlan dağından da sanki birinin ey deyişini. Behiye'nin aklından peş peşe Fehim ile ilgili şeyler geçiyordu. En son kızıl alan mahallesinde evlenen Bisilinin Mehmet’in düğününde görmüştü. Şimdi hafızasında an ve an yaşıyordu . Düğüne gelenleri eğlendirmek için; Burçak Sekizi mahallesinden Cavuroğlu sazıyla, Cümbüş için Yusuf İnce, Zurna için Murat yılmaz ve Kara Hüseyin, Keman için Şükrü Tıraş, Davul içinde Hacı Ahmetler mahallesinden, kara Hüseyin oğlu Mustafa ve Ali büyük’ün masasına müsade isteyerek oturan ve onları dinleyen Fehim'den gözünü bir an olsun ayırmamıştı. Bizim yörelerde böyle eğlence yok efendiler takdir ediyorum sizi dedi. Bayramı şenlendirip, düğüne gelenleri eğlendiriyorsunuz, bunun eğitimini alıp yine insanlar organize olamıyor. Kalmış ki hepiniz müzik kulağına sahipsiniz. Yani duyduğunu çalabilen insanlarsınız. Yetenek gerçekten üstün bir yetenek, Mustafa büyük söze girip söyleyin eğitmenim ne çalalım, leylim ley demiş ve Cavuroğlu, sazın tellerini oynatmaya başlamış. Fehim keyfe gelmiş sarmışlar bir tütün içmeye başlamış. Eğitmenim bir Kerimoğlu oynayalım gari. Fehim, Denizli’nin kale ilçesinin kepez köyündendi. Köy Enstütilerinde
zeybek oynamayı öğrenmiş ama yöreler aynı olduğundan zeybeği bilir, çokta güzel oynardı. Başlamış kartal gibi kollarını aça aça oynamaya. Behiye de karşısında bir an olsun gözünü kırpmadan Fehim’i izlerken Fehim de dönüşlerde Behiye’den gözünü alamıyordu. Bakışırlarken nenesi, Behiye'ye seslendi,yakalandık diye utanıp koşar adım gitti. Nenesi, tut şu tepsiyi yemekleri eğitmenlerin masasına götürelim. Köyde düğün, bayram yemekleri el birliği ile pişerdi. Getirdiler eğitmenin önüne nohutlu yahniyi, üzeri susamlı, cevizli, bademli, fıstıklı aşureyi, üzerine kızarmış tereyağ dökülen buğday kokulu keşkeği, pilavı, cacığı, kuru fasulyeyi ve tatlı niyetine helvayı koydular. Fehim, yemekleri görünce bir şaşırmış demiş ki ellerinize sağlıkta bu kadar çeşit çok değil mi? Mustafa çavuş, eğitmenim daha peygamber yemeğimiz var. O nedir çavuş efendi? Bu da kabak yemeği eğitmenim, bu olmadan düğün yemeği olmaz. Hadi afiyet olsun dedi. Herkes yemeğini yemeye başlamıştı. Yemek yenince gelin almaya gidiyoruz kara dere mahallesine dediler. Atları hazırladılar. Bir atı çeyiz için, bir atı da gelin biner diye atı allayıp, yemenler ile gelin telleri ile süslediler. Atın üstüne işleme kilim attılar. Önde koca bir direkte gökleri delercesine dalgalanan bayrakla bayraktar, arkada tüm köylü eğitmeni de alıp kara dere mahallesinde Periş yengenin kızı Ümmühan’ı almaya gittiler. Atın önünü çevirdiler, 50 metre gitmeden oynamaya başladılar. Gide dura gide dura, oynaya oynaya gelini almaya gittiler. İçeride gelin ile akrabaları vedalaşırken dışarıda erkek tarafı davul önünde Muğla zeybeği oynuyordu. Aldılar gelini allı ata bindirip çeyizlerini yüklediler. Yine davullar, sazlar, cümbüşler, kemanlar çalarak düştüler yola. Kara dere köprüsünde bir sürü insan gelin almayı izliyordu. Gelin çıkmış yola ya nasip demiş okumalar okunmuş, sular dökülmüş ardından. Oynaya oynaya çaya kadar gelmişler. Fehim oradan lojmanına geçmiş. İşte en son Bisilinin Mehmet’in düğününde gördüğü eğitmeni demek yeniden görecekti. Yüzünün nenesinden yana olmadığına sevinip Mint yeşili eteğine lambanın camını sildi. Anası sesleniyordu. Ne oldu ana? İlk ekmek pişti kızım yap da dağıt istersen. Behiye çocuklara salçalı ekmeği dağıtırken Fehim, burçak sekizine yemeğe davet edilmiş kooperatifin önünden geçiyordu.
Sadike ablamlar göbek toplamaya gitmişler dönüyorlar. Öyle mi, Fehim eğitmende tadını merak ediyormuş. Geçenlerde bu nasıl bir mantar herkes bahsediyor deyince, baban da eğitmenim bir akşam bize davetlisin demiş. Behiye az daha elinden lambanın camını düşürüyordu. Bir heyecan bastı. Fehim'i düşündü. On dokuzuna yeni basıp Köy Enstütilerinin güzide mezunlarındandı. Geriye doğru taranmış kumral saçları, dalga dalga süzülürdü. Upuzun boyuyla giydiği kahverengi deri ceketin arasındaki geniş omuzları, sanki ceketi yırtıp geçecekmiş gibi gergin dururdu. Sakalsız yüzünü anımsadı, gözlerinin ışığını, hitap yeteneğini, bayramlardaki konuşmalarını düşündü. Nasıl bir giriş yaptığını ve eyyyy! derken
zeybek oynamayı öğrenmiş ama yöreler aynı olduğundan zeybeği bilir, çokta güzel oynardı. Başlamış kartal gibi kollarını aça aça oynamaya. Behiye de karşısında bir an olsun gözünü kırpmadan Fehim’i izlerken Fehim de dönüşlerde Behiye’den gözünü alamıyordu. Bakışırlarken nenesi, Behiye'ye seslendi,yakalandık diye utanıp koşar adım gitti. Nenesi, tut şu tepsiyi yemekleri eğitmenlerin masasına götürelim. Köyde düğün, bayram yemekleri el birliği ile pişerdi. Getirdiler eğitmenin önüne nohutlu yahniyi, üzeri susamlı, cevizli, bademli, fıstıklı aşureyi, üzerine kızarmış tereyağ dökülen buğday kokulu keşkeği, pilavı, cacığı, kuru fasulyeyi ve tatlı niyetine helvayı koydular. Fehim, yemekleri görünce bir şaşırmış demiş ki ellerinize sağlıkta bu kadar çeşit çok değil mi? Mustafa çavuş, eğitmenim daha peygamber yemeğimiz var. O nedir çavuş efendi? Bu da kabak yemeği eğitmenim, bu olmadan düğün yemeği olmaz. Hadi afiyet olsun dedi. Herkes yemeğini yemeye başlamıştı. Yemek yenince gelin almaya gidiyoruz kara dere mahallesine dediler. Atları hazırladılar. Bir atı çeyiz için, bir atı da gelin biner diye atı allayıp, yemenler ile gelin telleri ile süslediler. Atın üstüne işleme kilim attılar. Önde koca bir direkte gökleri delercesine dalgalanan bayrakla bayraktar, arkada tüm köylü eğitmeni de alıp kara dere mahallesinde Periş yengenin kızı Ümmühan’ı almaya gittiler. Atın önünü çevirdiler, 50 metre gitmeden oynamaya başladılar. Gide dura gide dura, oynaya oynaya gelini almaya gittiler. İçeride gelin ile akrabaları vedalaşırken dışarıda erkek tarafı davul önünde Muğla zeybeği oynuyordu. Aldılar gelini allı ata bindirip çeyizlerini yüklediler. Yine davullar, sazlar, cümbüşler, kemanlar çalarak düştüler yola. Kara dere köprüsünde bir sürü insan gelin almayı izliyordu. Gelin çıkmış yola ya nasip demiş okumalar okunmuş, sular dökülmüş ardından. Oynaya oynaya çaya kadar gelmişler. Fehim oradan lojmanına geçmiş. İşte en son Bisilinin Mehmet’in düğününde gördüğü eğitmeni demek yeniden görecekti. Yüzünün nenesinden yana olmadığına sevinip Mint yeşili eteğine lambanın camını sildi. Anası sesleniyordu. Ne oldu ana? İlk ekmek pişti kızım yap da dağıt istersen. Behiye çocuklara salçalı ekmeği dağıtırken Fehim, burçak sekizine yemeğe davet edilmiş kooperatifin önünden geçiyordu.
1. BÖLÜM SONU -CEYDA GÜNAY
http://www.kelimedamlasi.com/2018/06/nereyi-gezsem-gemiler-iblis-adasi.html



Yorumlar
Yorum Gönder