FEHİM İLE BEHİYE - MUĞLA YEMİŞENDERE KÖYÜ BÖLÜM -2
FEHİM İLE BEHİYE MUĞLA YEMİŞENDERE KÖYÜ BÖLÜM -2
Çocuklar öğretmenim diye
diye koşuşturdular. Elindeki salçalı ekmeği uzattılar. Teşekkür ederim çocuklar, çok güzel görünüyor ama yemeğe gidiyorum. Muhtarın oğlu Hamit, Behiye
ablam çok güzel salçalı ekmek yapıyor ve biz top oynamaya değil aslında
salçalı ekmek yemeğe geliyoruz deyince Behiye, utançtan iyice kızarmıştı. Öyle
mi çok şanslısınız o zaman deyip Behiye'ye bakıp gülümseyerek, nasılsın Behiye?
İyiyim Fehim sen nasılsın, iyiyim ormancı Mehmet amcalara yemeğe davetliyim
oraya gidiyorum derken, yemeğe gidiyor oluşunu söylemek bile sanki içinde
külçelenmiş Behiye’siz yalnızlığı anlatıyor gibiydi. Afiyet olsun derken biraz daha kal da hasret kaldığım yüzünü ser bahçeme der gibiydi. Sağ olasın derken bir şey daha söylese de
biraz daha kalsam diye geçiriyordu
içinden. Çocuklara dönerek, çok oynamayın biraz da ders çalışın hava kararıyor
deyip oradan uzaklaştı. Hamit çok açık gözdü. Behiye ablasının yanına gelip,
öğretmenimiz bir kaç kez Behiye ile başlayan cümleler yazdırdı deyince,
neredeyse sevinç çığlıkları atacak dereceye gelip hızla eve döndü.
Duyguları
daha da yoğunlaştı. Akşam yemekte babası, annesine eğitmeni yarın yemeğe davet
ettim. Kuzu göbekleri az acılı, suluca ve biberle kavurun da bir tadına baksın
dedi. Behiye gaz lambası dibinde oturmuş yarını düşleyerek derin hayallere
daldı, ne giyecekti, saçlarını nasıl örecekti? Sevinçle odasına gitti
entarisini çıkardı, ona sarılı uyuya kaldı. Sabah babası ve annesi tomruk işine
gitmiş, nenesi de Behiye ile kahvaltı hazırlıyordu. Kovanda el gücü ile yoğurdu
ayran ve tereyağ yapmışlar, tavukların yeni doğduğu yumurtayı, dün pişen
ekmeği, arka bahçeden topladıkları zeytinleri, Behiye'nin olmazsa olmaz
peynirli, taze soğanlı, maydanozlu salatasını yer sofrasına koyup güzel
bir kahvaltı yapmışlardı. Öğle vaktine doğru anne ve babası gelmişti.
Behiye de odasında ipleriyle bir şeyler dikiyordu. Babası cenaze var gitmezsek
ayıp olur namazını kılıp, mezarına toprak atmamız lazım diyerek biraz bir
şeyler atıştırıp gitmişti. Akşama hazırlıklar yapıldı. Kuzu göbek kavruldu,
kuru biber sürtülüp salatası yapıldı, Dizi bamya pişti, lahana ve marul
salatası yapıldı. Behiye, ocakta helva kavurdu. Nenesi
de bol sarımsaklı erik turşusuyla, buğday kokulu mis gibi tarhana kaynattı. Akşam oldu, Behiye sandıktan çıkardığı kehribar rengi kumaş üzerine siyah Puantiyeli entarisini çıkarıp giydi. Dudağına da nenesinin vicksini sürdü. Dudaklarına bir serin su serpilmiş gibi hissetti. Elini dudaklarında hafifçe gezdirirken Fehim’in dudaklarını hayal ediyordu. Gülerken çıkan gamzesine ulaştı dudaklarından, dizleri üstüne çöktü. Heyecanı içinden dışına çıkacak kadar yoğundu. Kalktı tekrar altına şalvarını giydi. Bir ayna bile yoktu. Gündüz olsa suya yansımasından görebilirdi kendini. Şimdi karanlıkta göz gözü görmüyordu. Akşam iyice çökmüş eğitmen İle babası kapıdan girince selam verip cümleten iyi akşamlar dedi eğitmen. Lambanın altına Süleyman sobasının yanına oturdu. Nene ne yanıyor bunda ateş almış evi, ah sorma oğlum bu yanınca yakar sönünce de aratır kendini. Öyle nenem benim lojmana da kurduk sabaha doğru buz tutarım, geceleri yanarım deyince herkes güldü. Yemekler geldi, Fehim hangisini yiyeceğini şaşırdı. Hepsinin azar azar tadına baktı ama erik turşusu, buğday kokulu tarhana ve göbek mantarı aklını başından almıştı. Elinize sağlık yemekler müthiş olmuş dedi. Behiye utançtan yüzüne bakamıyordu. Sofrayı kaldırırlarken Behiye’nin arkadaşları Saden, Hatice eşleri ve çocuklarıyla kapıyı çaldılar. Eğitmenim sende mi buradaydın dedi Mustafa çavuş, denk gelmek istesek bu kadar olmazdı. Fehim, davulunu evde mi bıraktın Mustafa amca? Düğün mü var yoksa eğitmen deyince herkes gülmüş Behiye ve Fehim susuyordu. Davul yok ama kös var dedi. Kös mü o ne ki? Kös, dört çubukla oynanan bir oyun bak şimdi hepsi kapalı gelirse altılı, üçü kapalı biri açık gelirse bir, dördü açık gelirse dört, ama ikisi açık ve üçü açık gelirse oyun yan tarafa geçer deyince e hadi çıkarında bir oynayalım dedi. Kös oynamaya başladılar. Fehim, Mustafa çavuş, Karacal ve Hatice oyuna başladılar. Behiye'nin babası, Ormancı Mehmet yarın iş açıyormuş sahada gideniniz var mı? Neredeyse herkes gidiyordu. Ben yarın kömüren otuna gidiyorum. Börek yapacağım. Saden, ne tarafa gidiyorsun? Kız uçana gidiyorum. Çöngez Ahmet’in Hatice de bu gün, Eğreltili bölük ile Erikli çukurdan kömüren, Tütün çukurunun yanlarında da Kuzu kulak ile Teke sakalı toplamış, gelirken ocağın başında kavuruyordu. Ayşe nene de ben yarın Merçem dağına kulak var mı bakmaya gideceğim. Behiye’nin
annesi bir tepsi fıstık ile ceviz kavurmuş içeri girdi. Behiye de ardından elinde çayla geliyordu. Fehim'e karacal, sende acemi şansı var bu ne arkadaş dedi. Hep altılı atarsan biz nasıl kazanacağız bu oyunu? ama bir gelmeden oyun bitmiyor hep altılı atsam ne çare Mustafa amca da bir atamıyor kaldık 50 de dedi ve derken Mustafa çavuş bir atıp 51 oldu oyunu aldılar. Biraz aradan zaman geçti, yüzük oynamaya başladılar. Yüzük oyununu karacal anlattı. 11 mendil ile oynanır. 11 mendil atından herhangi birinin altına bir boncuk saklanır. En az 4 dört kişi ile oynanır. Karşılıklı oynanır. Yüzüğü bulmaya çalışırsın. Oyun bitince Dağa oduna gidilir, yenenler odun keser, yenilenlerin sırtına sarılır, boynuna çanlar takılır dağdan tangır tungur yüzük oynanan eve gelinir. Ona göre eğitmen odunu sararız sırtına deyince, bakalım kim kimin sırtına odunu sarıyor. Eğitmenim diye söze başladı karacal, izne mi ayrılacaksın öyle bir duyum aldık okul kapanmadan mı gidiyorsun? Gerçi iki aya da okul kapanıyor ya. Konuşurken Behiye'ye bakıyordu. Dayımın kızı ile nişanım var bu hafta sonu, onun için 3 gün buralarda yokum dedi. Behiye beyninden vurulmuşa döndü. Şimdi yüreği delik deşik edilmiş yaralı bir ceylan gibi acı çekiyordu. Gözleri doldu. Boğazına bir yumruk kaçtı sanki. Başı yüksek bir uçurumun gölgesinde sallanıyormuş gibi dönüyordu. Dizlerinin üzerine çökerek eliyle dizini bastıra bastıra dövünüyordu. Behiye'nin nenesi hayırlı olsun oğlum, nasip bu işler. Öyle Ayşe nene. Başı öne eğik teşekkürü bile zor etmiş kelimeler boğazına düğümlenmişti. Behiye'nin halini karanlığa alışan gözüyle belli belirgin gördükçe onu da kahretmişti. Geç vakit oldu herkes dağıldı ve Behiye odasına gidip oturdu. Bir şey hissetmiyordu. Akşam, tüm yaşama sevinci dipsiz bir kuyuya taş bağlanıp atılmıştı. Saçlarının örgüsünü açmaya başladı. Saçlarını açtıkça gündüz yıkandığı küllü suların parlaklığı saçlarını parlatmış, saçları elleri arasında bir balık gibi kayıyordu. Gözlerini göremediği karanlığın sanki çizgi çizgi yayıldığı duvara dikti. Entarisini çıkardı ve buz gibi yorgana deyince yanan yüreğine sanki sular serpiliyordu. Bu öyle bir yangındı ki cehennem kızıllığıyla çoğalan bir yangın gibiydi. İçi daralıyor, nefesleri ciğerine giremeyecek kadar büyüyordu. Ağız dolusu esniyor, nefes alamayışı ile daralan nefesi sıkıyor, gözlerinden yaş getiriyordu. Gece boyu düşüncelere daldı. Uyku tutmadı. Kendi kendine kızıyor, yorgana giriyor, yorgandan çıkıyor, sağa dönüyor, sola dönüyor oturuyor tekrar yatıyordu. Sabah ezanında nenesi namazını kılıp odasına geldi. Uyumuş gibi yapan Behiye’nin yüzünü avuç
içlerindeki merhamet İle okşadı. Behiye yanıyordu. A benim güzelcem hasta mı oluyorsun sen deyip, dudak üstleri boncuk boncuk terleyen Behiye’nin boynuna sağ elinin tersiyle dokundu. Ateşine baktı. Dışarı çıkıp odasına gitti. Eski bir atleti parçalayarak dışarı çıktı. Karamuhar suyunun soğukluğunda bezi ıslayıp Behiye’nin odasına geldi. 3’e, 4’e katladığı bezi Behiye’nin alnına koydu. Gözleri aralandı, nasılsın güzelcem? halsizim nene. Uyumaya çalış ateşin biraz düştü sanki. Çıkayım da dinlen. Hadi güzel uyu güzel uyan. Behiye Sabah bambaşka uyandı. Acele bir mektup yazarsa ancak gerçeği öğrenebilirdi. Başladı Fehim'e mektup yazmaya. Kaleme ağırlık çöküyor, kelimeler tükeniyor, bazı cümleleri tamamlayamıyordu. Eksiltili cümleler, kendine komşular aradı. Halini, derdini anlatan cümlelerin bitmeyişi sürüp gidiyordu. Kağıda bakan bunu, kelimelerin yazılışından, bir sonraki kelimenin çok koyu başlayıp silik yazılarak devam etmesinden anlardı.. Mektubu bitirince sanki içi daha kekremsi bir tat aldı. Viran olan sanki içi değil de köyüymüş gibi hissediyordu. İçinde tuhaf bir burukluk vardı. Bir şeyler yapmalıydı, Bu doğru muydu? Bunu ancak gelen bir mektupla öğrenebilirdi. Hamit evin önünden geçiyordu. Ne yapıyorsun? Oynuyoruz abla sen ne yapıyorsun, bak şimdi al şu mektubu kimse görmeden Fehim öğretmenine götür. Akşamleyin de salçalı ekmek yemeğe geliniz. Hamit okulun bahçesine vardığında Fehim yola çıkmaya hazırlanıyordu. Arabanın yanına yaklaşıp öğretmenim bu benden istediğiniz yazı. Fehim boş ve anlamsız bakarak eline sıkıştırılmış kağıdı aldı. Yazı mı, evet yazı öğretmenim hani var ya yazı derken üzerine basa basa yazı diyordu. kağıda baktı.
2. BÖLÜM SONU -CEYDA GÜNAY
http://www.kelimedamlasi.com/2018/06/aziz-nicholaos-noel-baba.html
de bol sarımsaklı erik turşusuyla, buğday kokulu mis gibi tarhana kaynattı. Akşam oldu, Behiye sandıktan çıkardığı kehribar rengi kumaş üzerine siyah Puantiyeli entarisini çıkarıp giydi. Dudağına da nenesinin vicksini sürdü. Dudaklarına bir serin su serpilmiş gibi hissetti. Elini dudaklarında hafifçe gezdirirken Fehim’in dudaklarını hayal ediyordu. Gülerken çıkan gamzesine ulaştı dudaklarından, dizleri üstüne çöktü. Heyecanı içinden dışına çıkacak kadar yoğundu. Kalktı tekrar altına şalvarını giydi. Bir ayna bile yoktu. Gündüz olsa suya yansımasından görebilirdi kendini. Şimdi karanlıkta göz gözü görmüyordu. Akşam iyice çökmüş eğitmen İle babası kapıdan girince selam verip cümleten iyi akşamlar dedi eğitmen. Lambanın altına Süleyman sobasının yanına oturdu. Nene ne yanıyor bunda ateş almış evi, ah sorma oğlum bu yanınca yakar sönünce de aratır kendini. Öyle nenem benim lojmana da kurduk sabaha doğru buz tutarım, geceleri yanarım deyince herkes güldü. Yemekler geldi, Fehim hangisini yiyeceğini şaşırdı. Hepsinin azar azar tadına baktı ama erik turşusu, buğday kokulu tarhana ve göbek mantarı aklını başından almıştı. Elinize sağlık yemekler müthiş olmuş dedi. Behiye utançtan yüzüne bakamıyordu. Sofrayı kaldırırlarken Behiye’nin arkadaşları Saden, Hatice eşleri ve çocuklarıyla kapıyı çaldılar. Eğitmenim sende mi buradaydın dedi Mustafa çavuş, denk gelmek istesek bu kadar olmazdı. Fehim, davulunu evde mi bıraktın Mustafa amca? Düğün mü var yoksa eğitmen deyince herkes gülmüş Behiye ve Fehim susuyordu. Davul yok ama kös var dedi. Kös mü o ne ki? Kös, dört çubukla oynanan bir oyun bak şimdi hepsi kapalı gelirse altılı, üçü kapalı biri açık gelirse bir, dördü açık gelirse dört, ama ikisi açık ve üçü açık gelirse oyun yan tarafa geçer deyince e hadi çıkarında bir oynayalım dedi. Kös oynamaya başladılar. Fehim, Mustafa çavuş, Karacal ve Hatice oyuna başladılar. Behiye'nin babası, Ormancı Mehmet yarın iş açıyormuş sahada gideniniz var mı? Neredeyse herkes gidiyordu. Ben yarın kömüren otuna gidiyorum. Börek yapacağım. Saden, ne tarafa gidiyorsun? Kız uçana gidiyorum. Çöngez Ahmet’in Hatice de bu gün, Eğreltili bölük ile Erikli çukurdan kömüren, Tütün çukurunun yanlarında da Kuzu kulak ile Teke sakalı toplamış, gelirken ocağın başında kavuruyordu. Ayşe nene de ben yarın Merçem dağına kulak var mı bakmaya gideceğim. Behiye’nin
annesi bir tepsi fıstık ile ceviz kavurmuş içeri girdi. Behiye de ardından elinde çayla geliyordu. Fehim'e karacal, sende acemi şansı var bu ne arkadaş dedi. Hep altılı atarsan biz nasıl kazanacağız bu oyunu? ama bir gelmeden oyun bitmiyor hep altılı atsam ne çare Mustafa amca da bir atamıyor kaldık 50 de dedi ve derken Mustafa çavuş bir atıp 51 oldu oyunu aldılar. Biraz aradan zaman geçti, yüzük oynamaya başladılar. Yüzük oyununu karacal anlattı. 11 mendil ile oynanır. 11 mendil atından herhangi birinin altına bir boncuk saklanır. En az 4 dört kişi ile oynanır. Karşılıklı oynanır. Yüzüğü bulmaya çalışırsın. Oyun bitince Dağa oduna gidilir, yenenler odun keser, yenilenlerin sırtına sarılır, boynuna çanlar takılır dağdan tangır tungur yüzük oynanan eve gelinir. Ona göre eğitmen odunu sararız sırtına deyince, bakalım kim kimin sırtına odunu sarıyor. Eğitmenim diye söze başladı karacal, izne mi ayrılacaksın öyle bir duyum aldık okul kapanmadan mı gidiyorsun? Gerçi iki aya da okul kapanıyor ya. Konuşurken Behiye'ye bakıyordu. Dayımın kızı ile nişanım var bu hafta sonu, onun için 3 gün buralarda yokum dedi. Behiye beyninden vurulmuşa döndü. Şimdi yüreği delik deşik edilmiş yaralı bir ceylan gibi acı çekiyordu. Gözleri doldu. Boğazına bir yumruk kaçtı sanki. Başı yüksek bir uçurumun gölgesinde sallanıyormuş gibi dönüyordu. Dizlerinin üzerine çökerek eliyle dizini bastıra bastıra dövünüyordu. Behiye'nin nenesi hayırlı olsun oğlum, nasip bu işler. Öyle Ayşe nene. Başı öne eğik teşekkürü bile zor etmiş kelimeler boğazına düğümlenmişti. Behiye'nin halini karanlığa alışan gözüyle belli belirgin gördükçe onu da kahretmişti. Geç vakit oldu herkes dağıldı ve Behiye odasına gidip oturdu. Bir şey hissetmiyordu. Akşam, tüm yaşama sevinci dipsiz bir kuyuya taş bağlanıp atılmıştı. Saçlarının örgüsünü açmaya başladı. Saçlarını açtıkça gündüz yıkandığı küllü suların parlaklığı saçlarını parlatmış, saçları elleri arasında bir balık gibi kayıyordu. Gözlerini göremediği karanlığın sanki çizgi çizgi yayıldığı duvara dikti. Entarisini çıkardı ve buz gibi yorgana deyince yanan yüreğine sanki sular serpiliyordu. Bu öyle bir yangındı ki cehennem kızıllığıyla çoğalan bir yangın gibiydi. İçi daralıyor, nefesleri ciğerine giremeyecek kadar büyüyordu. Ağız dolusu esniyor, nefes alamayışı ile daralan nefesi sıkıyor, gözlerinden yaş getiriyordu. Gece boyu düşüncelere daldı. Uyku tutmadı. Kendi kendine kızıyor, yorgana giriyor, yorgandan çıkıyor, sağa dönüyor, sola dönüyor oturuyor tekrar yatıyordu. Sabah ezanında nenesi namazını kılıp odasına geldi. Uyumuş gibi yapan Behiye’nin yüzünü avuç
içlerindeki merhamet İle okşadı. Behiye yanıyordu. A benim güzelcem hasta mı oluyorsun sen deyip, dudak üstleri boncuk boncuk terleyen Behiye’nin boynuna sağ elinin tersiyle dokundu. Ateşine baktı. Dışarı çıkıp odasına gitti. Eski bir atleti parçalayarak dışarı çıktı. Karamuhar suyunun soğukluğunda bezi ıslayıp Behiye’nin odasına geldi. 3’e, 4’e katladığı bezi Behiye’nin alnına koydu. Gözleri aralandı, nasılsın güzelcem? halsizim nene. Uyumaya çalış ateşin biraz düştü sanki. Çıkayım da dinlen. Hadi güzel uyu güzel uyan. Behiye Sabah bambaşka uyandı. Acele bir mektup yazarsa ancak gerçeği öğrenebilirdi. Başladı Fehim'e mektup yazmaya. Kaleme ağırlık çöküyor, kelimeler tükeniyor, bazı cümleleri tamamlayamıyordu. Eksiltili cümleler, kendine komşular aradı. Halini, derdini anlatan cümlelerin bitmeyişi sürüp gidiyordu. Kağıda bakan bunu, kelimelerin yazılışından, bir sonraki kelimenin çok koyu başlayıp silik yazılarak devam etmesinden anlardı.. Mektubu bitirince sanki içi daha kekremsi bir tat aldı. Viran olan sanki içi değil de köyüymüş gibi hissediyordu. İçinde tuhaf bir burukluk vardı. Bir şeyler yapmalıydı, Bu doğru muydu? Bunu ancak gelen bir mektupla öğrenebilirdi. Hamit evin önünden geçiyordu. Ne yapıyorsun? Oynuyoruz abla sen ne yapıyorsun, bak şimdi al şu mektubu kimse görmeden Fehim öğretmenine götür. Akşamleyin de salçalı ekmek yemeğe geliniz. Hamit okulun bahçesine vardığında Fehim yola çıkmaya hazırlanıyordu. Arabanın yanına yaklaşıp öğretmenim bu benden istediğiniz yazı. Fehim boş ve anlamsız bakarak eline sıkıştırılmış kağıdı aldı. Yazı mı, evet yazı öğretmenim hani var ya yazı derken üzerine basa basa yazı diyordu. kağıda baktı.
2. BÖLÜM SONU -CEYDA GÜNAY
http://www.kelimedamlasi.com/2018/06/aziz-nicholaos-noel-baba.html



Yorumlar
Yorum Gönder